Vidyo ikinci oyundan ama çaktırmayın
İkinci oyunda da formülü pek değiştirmediler, grafik ve çevre etkileşimi güzellikleri yaptılar, oyundaki hikaye akışını (arada mesela vidyodaki ablayla oynuyoduk misal) güzelleştirdiler ve hakettiği şekilde Max Payne vurdulu kırdılı oyunlar arasında mis gibi yer edindi kendine.
Şimdi oyunun mekaniğinin de etkisi var tabi ama (gayet akıcı), asıl Max Payne'i Max Payne yapan kuşkusuz atmosferiydi. Neredeyse tamamı New York'un o karanalık, kasvetli, kış gecelerinde geçen (New York çok gri abi yaaaaa), Max'in sürekli viskinin ağrıkesicinin dibine vurup iç ses manyağı yaptığı, dönemin Matrix estetiğini noir unsurlarla harmanlandığı şahana atmosfer. Şu cümleye bile bakınca breh breh diyo insan. Neyse bu neo-noir (wikipedyada öyle diyo) atmosferin yaratılmasında tabii ki de yapımcılarının dost ve kardeş ülke Finlandiya menşeili olmasına borçluyuz.
Aradan neredeyse 10 yıl geçti, ve nihayet üçüncü oyunu çıkardılar. Önceki oyunların aksine bu sefer Finlandiyalı abiler yoktu, Rosckstar Games kendi yaptı oyunu. Kuşkusuz bu durum oyuna kendisini yansıttı ve de Max abimiz puslu, soğuk, kasvetli ve karanlık New York sokaklarından günlük güneşlik Sao Paolo'ya attı kendini.
Gökdelenler-favela kontrastı vs. pezevenk gömleği-kellik kontrastı
Atmosfer açısından değişen pek bi şey yok aslında. Oyunun çoğunluğu gündüz, sıcakta ve açık havada geçse bile (önceki oyunların tam tersi neredeyse yani), aynı atmosferi aynı gamı kasaveti koruyabilmişler. Bunda tabii ki arkada gönül tellerini zangır zangır titreten çellonun da, favelaların o insanın üstüne üstüne gelen dar sokaklarının da (açık havada klostrofobi şahane), ve artık orta yaşın tüm emoluğunu alkolizmle birleştirmiş Max abinin sürekli sızlanması konulu monologlarının da etkisi çok büyük. Üstüne üstlük Max oyun tarihinin en yalnız karakteri olabilir bu oyunda. Oyun boyunca evinden binlerce kilometre ötede, anlamadığı bir dilin, bilmediği bir kültürün, tasvip etmediği bir yaşam süren ailenin arasında, gösterdiği tek iletişim tanımadığı insanları öldürmek.
"Şimdi yatayım, sabah erken kalkıp o 25 adamı kafasından ve taşaklarından vururum."
O kadar gam keder dedik de uyuz bi simulasyon oyunu değil tabii ki bu. Çatır çatır aksiyonun dibine vurulmuş haliyle. Oyunda save yok, birkaç dakikalık "adam vurmalı" sekanslar, bilimum cutscenelerle birbirine bağlanmış şekilde. E 2013'teyiz artık oyunların çoğu bu formatta ilerliyor. Aynı şekilde tekrar oynanabilirliği sağlamak adına oyunun içine serpiştirilmiş collectiblelar, achievementlar vs. gibi "modern oyun çağının getirdikleri" de var haliyle. Yobaz bi adam değilim, niye oynanabilirliği artırmak için non-lineer oyun, çok seçenekli hikaye akışı, gizli bölümler vs. falan koymadınız diye çemkirmeyeceğim, oyun dünyası maalesef o kısmı geçti. Artık tekrar oynanabilirliği bu tip "ödül" sistemleri üzerine ve zırt pırt çıkardıkları downloadable contente yüklediler iyice. Naapalım se la vi.
Oyunun bir önemli kısmı da içerdiği kan, revan, şiddet vs. şeklindeki adult içerik. Grafik şiddet acayip ön planda. Sadece adamları vurduğumuzda kan fışkırmasıdır, pekmez akmasıdır demiyorum, genel içerik olarak cutscenelerde ve sinematiklerdeki şiddetten de bahsetmek lazım. 2000lerin ortalarından itibaren sinemada da bilgisayar oyunlarında da gittikçe yaygınlaşan "gritty olmak" furyasından iyice nasibini almış Max Payne 3. Daha karanlık, güçlü, sinik, şiddetli, kirli yani daha gerçek olmak, gerçek hayata daha fazla yakınsamak gibi düşünebiliriz bu durumu. Nolan Batmanleriyle Burton Batmanlerini karşılaştırmak iyi bir örnek olacaktır bu estetik için. Oyunun burada görsel estetiğiyle gritty olmaya çalıştığı aşikar. Hikaye içi elemanlar olsun, karakterler olsun, şiddet, seks, uyuşturucu, gore vs. sahneleriyle olsun ekmeğini sonuna kadar yiyor. Bunları yaparken de genelde bilgisayar oyunlarındaki o stilize bir gerçek-dışılık içinde değil, aksine inanılırlık üzerine üzerine inşaa ediyor görselliğini. Karakterlerden birinin araba lastikleri içine hapsedilip canlı canlı yakılmasına şahit olduktan sonra kötü adamı machete ile doğruyorsunuz ve bunu yaparken suratınız ciddi, evet.
Bunları evde denemeyin.
Bu gritty hissiyat asıl olarak oynanışa da yansımış ve shooter oyunlarını alabildiğine değiştirecek cesur bi mekanik çıkmış (en sonunda oynanış hakkında bahsedebilcem yani). Max Payne oyunlarının alameti farikası olan bullet time modu tabii ki var bu oyunda da. Ama oyunun asıl getirdiği güzellik oyunların o "içine her şey sığabilen sonsuz büyüklükteki cep" mekaniğini kullanmamasında. Klasik shooterlarda oyun başlarında dandik silahınız olur ve ilerledikçe daha iyi silah bulursunuz ve silah buldukça da elinizin altındaki silah sayısı artar. Yani karakteriniz oyun sonunda 6 çeşit tabance, 4 çeşit tüfek, 2 bazuka, 14 tank, 8 denizaltı ve 13 uçak gemisi (mükemmel espri) olabilir. Max Payne 3'te bunlar yok. Gritty dizaynın hakkını vermek için sadece gerçekte ne taşıyabilirse onu taşıyor Max. Birer elde birer silah. O kadar. Eğer iki elde uzi ile koşayım diyorsan o yerde duran kalaşnikofu alamıyosun. Bu sistem hem gerçekçilik hissiyatı açısından hem de oyundaki hemen her silahı kullanmaya imkan vermesi açısından inanılmaz başarılı olmuş. Ölen adamlardan düşen silahlar da iyi ayarlandığından silah veya cephane sıkıntısı olmadan, silah çeşitliliği ve oynayıcının yaratıcılığını da kullanabilmesi işin içine girmiş. Bu kısım cidden alkışlanacak biçimde düzgün kotarılmış, helal.
Bir diğer oyun mekaniği de (yine gritty olmanın getirisi) çatışmaların daha çok siper almaya dayalı olması. "Siper almadan bam güm önümüze gelene bi tekme eğer vurulursam ağrı kesici içer devam ederim" devri kapanmış. Oyuncunun olduğu kadar düşmanlar da siper alabiliyor, saklanıyor. Yapay zeka da gayet iyi, düşmanlar etrafınızı çevirmeye, saklanıp sırayla ateş etmeye falan çalışıyorlar. Oldukça başarılı. Yine mükemmel bir başka detay da siper almışken körlemesine ateş edildiğinde hedef göstergesi (crosshair) kayboluyor. Yani Max görmeden ateş ettiğinde biz de aynı şekilde körlemesine ateş etmiş oluyoruz. Tüm bunların üstüne bullet time da mükemmel bir şekilde monte edilmiş, gayet akıcı bir şekilde oynanabiliyor. Cidden harika. Oyunun tüm bu oynanış mekaniği başlı başına oyunun şaheser olmasına yeterli.
Oyunun hikaye dışında farklı modları, multplayerı falan da var, ama single player hikaye modu dışında oynamadığım için bir şey diyemem. Multiplayeri için güzel diyorlar. Herkesin birbirine bullet time modunda ateş ettiği bir multiplayer oyunu eğlenceli olabilir.
Neyse. Oyun güzel. Shooter sevenler özellikle oynasın. Canı sıkılan varsa da oyundaki tüm cutsceneleri tek bi klip haline getirmişler onu izlesin. Haydin adios.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder